

Estonya’nın başkenti Tallinn’i hafta sonu turistik amaçla ziyaret ettim. İlk izlenimim oldukça olumluydu. Tarihi dokusu, korunmuş eski şehir merkezi, Baltık Denizi kıyısındaki konumu ve düzenli şehir yaşamıyla Tallinn, Avrupa’nın görülmeye değer şehirlerinden biri.
Ancak bugün Estonya’nın uluslararası gündemde yer almasının nedeni yalnızca tarihi güzellikleri değil. Ülke, Rusya-Ukrayna savaşının ardından güvenlik politikaları ve Rusya ile yaşadığı jeopolitik gerilim nedeniyle de dikkat çekiyor.
Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesiyle birlikte Finlandiya ve İsveç NATO’ya katıldı. Baltık ülkeleri, Polonya ve Kuzey Avrupa’da savunma politikaları yeniden şekillendi. Estonya da sınır güvenliği, siber savunma ve iç güvenlik alanlarında en fazla tedbir alan ülkelerden biri haline geldi.
Ancak güvenlik meselesi yalnızca sınırların korunmasıyla sınırlı değil.
Tallinn’in eski şehir bölgesinde gezerken yaklaşık 70 yaşlarında bir kişi yanımıza geldi.
Önce yakındaki gençlere İspanyolca olarak İspanyol olup olmadıklarını sordu. Daha sonra bize dönerek nereli olduğumuzu sordu. Türkiye’den geldiğimizi söyleyince kendi imkanlarıyla öğrendiğini belirttiği Türkçesiyle konuşmaya başladı.
Kısa süre içerisinde İngilizce, Fransızca, İspanyolca, Rusça ve Estoncayı da akıcı şekilde konuşabildiğini gösterdi.
Başlangıçta oldukça sıcak ilerleyen sohbet, beklenmedik şekilde Rusya-Ukrayna savaşına dönüştü.
Bir anda Rusya’nın tezlerini savunmaya başladı
Avrupa’daki hayat pahalılığının tek sebebinin Ukrayna savaşı olduğunu söyledi. NATO’nun Avrupa’yı felakete sürüklediğini anlattı. Ardından oldukça iddialı bir cümle kurdu:
“Yakında Avrupa diye bir şey kalmayacak.”
Ben tartışmaya girmeyi tercih etmedim ve sessizce, tepkisizce dinledim. Bir süre sonra sohbetin ilerlemeyeceğini anlayınca ayrıldı.
Bu olay tek başına belki sıradan bir karşılaşma olarak görülebilir. Fakat Baltık ülkelerini takip eden biri için aslında çok daha büyük bir resmin küçük bir parçası.
Estonya, Letonya ve Litvanya’da önemli sayıda Rus kökenli nüfus yaşıyor. Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Bu insanların büyük çoğunluğu yaşadıkları ülkenin yasalarına bağlı, toplumla uyum içinde yaşayan ve hiçbir güvenlik riski oluşturmayan vatandaşlardan oluşuyor. Bir kişinin etnik kökeni ya da ana dili, tek başına sadakatini veya siyasi görüşünü belirlemez.
Ancak Baltık ülkelerinin güvenlik kurumları, küçük bir kesimin Rusya yanlısı propaganda faaliyetlerine açık olabileceği ve yabancı etki operasyonlarında kullanılabileceği yönünde uzun süredir uyarılarda bulunuyor.
Son yıllarda yayımlanan resmi güvenlik raporlarında; dezenformasyon, propaganda, etki operasyonları ve hibrit tehditler, Rusya’nın başlıca araçları arasında gösteriliyor. Bu nedenle konu, yalnızca etnik köken değil; yabancı devletlerin nüfuz faaliyetleri açısından değerlendiriliyor.
Dikkat çekici olan nokta şu:
Bazı kişiler yaşadıkları ülkenin sunduğu demokrasi, ifade özgürlüğü, sağlık sistemi, eğitim olanakları ve ekonomik istikrardan faydalanırken aynı zamanda o ülkenin güvenliğini tehdit eden bir dış gücün propagandasını yapabiliyor.
Demokratik toplumların en zor sınavlarından biri de tam olarak burada başlıyor. İfade özgürlüğü korunmalı mı? Elbette. Peki yabancı devlet propagandası nerede başlıyor? İşte güvenlik kurumlarının cevap aradığı soru tam da bu.
Aslında benzer tartışmalar bugün Avrupa’nın birçok ülkesinde yaşanıyor. Almanya’da aşırı sağcı grupların yabancı devletlerle ilişkileri araştırılıyor. Fransa, Çin ve Rusya bağlantılı etki operasyonlarını yakından takip ediyor. İngiltere, İran ve Rusya kaynaklı casusluk faaliyetlerine karşı yeni yasalar hazırlıyor. Finlandiya ise hibrit tehditlerle mücadele konusunda Avrupa’nın en kapsamlı modellerinden birini uyguluyor.
Dolayısıyla mesele yalnızca Baltık ülkelerine özgü değil.
Burada önemli bir noktanın altını özellikle çizmek gerekiyor. Hiçbir azınlık topluluğu, birkaç kişinin söylemleri nedeniyle suçlanamaz. Aynı durum Türkler, Ruslar, Araplar veya başka herhangi bir topluluk için de geçerlidir.
Ancak tarih bize şunu gösteriyor
Bir ülke içinde yaşayan çok küçük bir grup bile, yabancı bir devlet adına hareket etmeye başladığında ulusal güvenlik açısından ciddi sonuçlar doğurabiliyor. Bunun örnekleri yalnızca Rusya ile sınırlı değil.
Geçmişte Avrupa’da IŞID sempatizanları, PKK yapılanmaları, aşırı sağcı şiddet grupları, yabancı istihbarat ağları ve organize suç örgütleri de bazı diaspora toplulukları içindeki küçük kesimler üzerinden faaliyet göstermeye çalıştı.
Dolayısıyla güvenlik kurumlarının yaklaşımı, etnik kimliğe değil; yasa dışı faaliyetlere, radikalleşmeye ve yabancı etki girişimlerine odaklanmalıdır.
Tallinn’de yaptığım kısa bir sohbet belki tek başına büyük anlam taşımayabilir.
Ancak Baltık ülkelerinin neden bu kadar hassas davrandığını anlamak açısından düşündürücüydü.
Modern güvenlik anlayışında tehditler artık yalnızca tanklardan, uçaklardan veya füzelerden oluşmuyor.
Bazen bir sosyal medya hesabı, bazen organize bir dezenformasyon ağı, bazen de sokakta karşılaştığınız sıradan bir sohbet, ülkelerin dikkatle takip ettiği daha büyük bir tablonun küçük bir parçası olabiliyor.
Demokratik toplumların önündeki en büyük sınav ise, ifade özgürlüğünü korurken yabancı etki operasyonlarına karşı da gerekli tedbirleri alabilmekte yatıyor. Bu dengeyi kurabilen ülkeler, yalnızca sınırlarını değil, demokrasilerini de koruyabiliyor.
Tarkan Tekten HaberFin Genel Yayın Yönetmeni
Fotoğraf: HaberFin
1
Putin, Finlandiya’yı yumuşak karnından vurmak istiyor
18988 kez okundu
2
Finlandiya’da hangi meslek ne kadar maaş alıyor?
10157 kez okundu
3
Dünyanın En İyi Öğretmenleri Neden Finlandiya’da? İşte Yanıtı
9130 kez okundu
4
İntihar oranları artıyor, altı kişiden biri intiharı düşünüyor
5283 kez okundu
5
Finler cinsel tercihlere saygılı ancak eşcinsel bir First Lady istemezler
4815 kez okundu
Sitemizde deneyimlerinizi geliştirmek için çerezler kullanıyoruz. Web sitemizde gezinmeye devam ederek bu çerezlerin kullanımına izin vermiş olursunuz. Detaylar için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası sayfalarını inceleyebilirsiniz.