DOLAR 48,61030,19%
EURO 56,1810-0,23%
ALTIN 6.711,90-1,08
BITCOIN 38401673,13%
İstanbul
24°

KAPALI

02:00

İMSAK'A KALAN SÜRE

Milliyetçilik ve yabancı düşmanlığı yeniden Avrupa’yı sarar mı?
  • HaberFin
  • Yorum
  • Milliyetçilik ve yabancı düşmanlığı yeniden Avrupa’yı sarar mı?
546 okunma

Milliyetçilik ve yabancı düşmanlığı yeniden Avrupa’yı sarar mı?

ABONE OL
7 Eylül 2026 22:13
Milliyetçilik ve yabancı düşmanlığı yeniden Avrupa’yı sarar mı?
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Almanya’nın doğusundaki Sachsen-Anhalt eyaletinde pazar günü yapılan seçimlerde AfD, yani “Almanya için Alternatif” partisi, oyların yüzde 43,8’ini alarak açık ara birinci oldu. Parti, beş yıl önceki seçimlere kıyasla oy oranını iki kattan fazla artırdı.

Almanya’nın 16 eyaletten oluştuğunu hatırlatmakta fayda var. Her eyaletin kendi parlamentosu, hükümeti ve başbakanı bulunuyor. Dolayısıyla bu seçim Almanya’nın tamamını değil, yaklaşık iki milyon nüfusa sahip Sachsen-Anhalt eyaletini kapsıyor.

Buna rağmen AfD’nin zaferi yalnızca Almanya’da değil, bütün Avrupa’da olağanüstü bir yankı uyandırdı.

“Naziler geri mi dönüyor?”

“AfD’nin yükselişi bütün Almanya’ya yayılır mı?”

“Milliyetçilik ve yabancı düşmanlığı yeniden Avrupa’yı sarar mı?”

Öncelikle son sözümü baştan söyleyeyim: Panik yapmaya gerek yok!

Sachsen-Anhalt’taki seçim sonucundan hareketle Almanya’nın veya Avrupa’nın yeniden Nazizm’in karanlığına teslim olacağını söylemek, bana göre bugünün siyasi ve toplumsal gerçekleriyle bağdaşmıyor. Ancak bu sonuç önemsenmeyecekcek kadar küçük de değildir. Panik başka şeydir, toplumdan gelen uyarıyı ciddiye almak başka…

AfD neden bu kadar büyüdü?

AfD’nin yükselişini yalnızca “Almanlar yeniden ırkçılaşıyor” diyerek açıklamak kolaycılık olur.

Göç, elbette AfD’nin en fazla kullandığı siyasi malzeme. Parti; göçmenlerin sosyal yardım, sağlık ve eğitim sistemleri üzerinde baskı oluşturduğunu savunuyor. Sığınmacıların karıştığı terör ve şiddet olaylarını sürekli gündemde tutuyor. Böylece toplumdaki korku ve güvensizlik duygusunu siyasi desteğe dönüştürüyor.

Fakat mesele yalnızca göçmenler değil.

Ekonomik durgunluk, hayat pahalılığı, enerji politikaları, yüksek maliyetler, altyapı sorunları ve Berlin’deki federal yönetime duyulan tepki de AfD’nin oylarını artırıyor. Özellikle eski Doğu Almanya’da yaşayan birçok insan, birleşmenin üzerinden yıllar geçmesine rağmen Batı Almanya’ya kıyasla ihmal edildiğini ve ikinci sınıf muamelesi gördüğünü düşünüyor.

Bu bölgelerde yüksek nitelikli işlerin daha az olması, gençlerin başka bölgelere göç etmesi ve bazı üretim alanlarının Doğu Avrupa ile Asya’ya kayması, toplumsal memnuniyetsizliği artırdı. AfD de insanların yaşadığı bu sorunları ve öfkeyi çok iyi okuyarak kendisine güçlü bir seçmen tabanı oluşturdu.

Parti, normal şartlarda sandığa gitmeyen seçmenleri bile harekete geçirmeyi başardı.

Dolayısıyla AfD’ye oy veren herkesi Nazi veya ırkçı ilan etmek, sorunu anlamamıza yardımcı olmaz. Tam tersine, bu insanları AfD’ye biraz daha yaklaştırabilir. Asıl yapılması gereken, seçmeni bu noktaya getiren ekonomik, sosyal ve siyasi nedenleri dürüstçe tartışmaktır.

Göçmen karşıtlığı yeni bir siyaset değil

Avrupa’da yabancı karşıtlığı üzerinden siyaset yapan ilk kişi AfD’liler değildir.

Bir dönem Avusturya’da Jörg Haider, göçmen karşıtı ve aşırı milliyetçi söylemleriyle yalnızca ülkesini değil, bütün Avrupa’yı sarsmıştı. Liderliğini yaptığı Avusturya Özgürlük Partisi, 1999 seçimlerinde yüzde 26,9 oy alarak ülkenin ikinci büyük partisi olmuş ve daha sonra koalisyon hükümetine girmişti.

O günlerde de Avrupa’nın her tarafında “Aşırı sağ iktidara geliyor” korkusu yaşanmıştı. Fakat sloganlarla oy toplamak ile ülke yönetmek aynı şey değildir. Muhalefetteyken bütün sorunların sorumluluğunu göçmenlere yüklemek kolaydır. İktidara gelince ekonomi, üretim, sağlık, eğitim, iş gücü ve uluslararası ilişkilerin gerçekleriyle karşılaşılır.

Bugün dünyanın hemen her ülkesinde göçmenler yaşıyor.

Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada, büyük ölçüde göçlerle kurulmuş toplumlardır. Avustralya da öyle… Fransa, İngiltere, Almanya, Finlandiya ve diğer Avrupa ülkelerinde milyonlarca göçmen bulunuyor. Türkiye’de de sayıları milyonlarla ifade edilen göçmenler ve sığınmacılar yaşıyor. Rusya’da ise çok büyük bir göçmen iş gücü mevcut.

Üstelik mesele yalnızca başka ülkelerden Avrupa’ya gelenler değildir. Avrupalılar da tarih boyunca başka ülkelere göç etti.

Finlandiya’dan İsveç’e, Amerika’ya, Kanada’ya ve Avustralya’ya göç eden çok sayıda insan oldu. İsveç’te bugün hala büyük bir Finlandiya kökenli nüfus yaşıyor. Yani göç, sadece “başkalarının bize gelmesi” değildir; gerektiğinde bizim de başkalarının ülkesine gitmemizdir.

Avrupa göçmensiz, göçmenler de Avrupa’sız yapamaz

Finlandiya’da Riikka Purra gibi göçmenler üzerinden siyaset üretenlerin sayısı artabilir. Almanya’da AfD, başka ülkelerde farklı isimler öne çıkabilirabilir. Ekonomik sıkıntılar arttıkça yabancıları hedef gösteren popülist siyasetçiler de çoğalabilir.

Fakat değişmeyen bir gerçek var:

Avrupa göçmen iş gücü olmadan bugünkü ekonomik ve sosyal düzenini sürdüremez. Yaşlanan nüfus, düşük doğum oranları ve birçok sektörde yaşanan çalışan açığı bunu açıkça gösteriyor. Göçmenler de güvenlik, eğitim, çalışma ve daha iyi bir hayat için Avrupa’ya ihtiyaç duyuyor.

Ortada artık birbirinden tamamen ayrılması mümkün olmayan, iç içe geçmiş bir düzen bulunuyor.

Bu nedenle “Avrupa dağılacak”, “Almanya yeniden Nazi olacak” veya “Bütün göçmenler gönderilecek” gibi iddialara hemen teslim olmayalım. Bunlar çoğu zaman korkuyu büyüterek siyasi kazanç elde etmek isteyenlerin kullandığı söylemlerdir.

Göç politikasının yanlışlarını eleştirmek elbette ırkçılık değildir. Kontrolsüz göç, uyum sorunları, güvenlik ve kamu hizmetleri üzerindeki baskı açıkça konuşulmalıdır. Ancak birkaç kişinin işlediği suçlar üzerinden milyonlarca insanı potansiyel suçlu gibi göstermek de kabul edilemez.

Donald Trump dünyanın en büyük göçmen toplumlarından birinde göçmen karşıtı söylemlerle iktidara geldi. Oysa kendisi bir göçmen ailesinin torunu, eşi Melania da Slovenya doğumlu bir göçmendir. Popülizmin çelişkisi tam da burada ortaya çıkıyor: Siyasi liderler kendi aile geçmişleriyle bile çelişen sloganları, toplumun korkularına hitap ettiği sürece kullanabiliyor.

AfD hükümet kurabilecek mi?

AfD seçimleri açık farkla kazandı ancak eyalet parlamentosunda tek başına hükümet kurabilecek çoğunluğu elde edemedi.

Şimdi asıl mesele, diğer partilerin AfD’yi iktidarın dışında tutacak bir koalisyon oluşturup oluşturamayacağıdır. CDU’nun hem soldaki partilerle hem de AfD ile iş birliğine mesafeli durması hükümet hesabını zorlaştırıyor. BSW’nin tutumu ve eyalet başbakanlığı seçiminde vereceği destek ise belirleyici olabilir.

Ortaya uzun sürecek bir siyasi çıkmaz çıkabilir. Hiçbir taraf gerekli çoğunluğu sağlayamazsa yeni seçim ihtimali bile gündeme gelebilir.

AfD’nin gerçek sınavı da burada başlayacak.

Muhalefetteyken göçmenleri, Berlin’i, Avrupa Birliği’ni ve enerji politikalarını suçlamak kolaydı. Bakalım şimdi hükümet kurabilecek mi? Kurarsa verdiği sözleri yerine getirebilecek mi? Yoksa öfke üzerinden toplanan oylar, yönetimin ağır sorumluluğu karşısında erimeye mi başlayacak?

Panik yapmayalım; fakat bu seçim sonucunu da küçümsemeyelim. Avrupa’daki geleneksel partiler halkın ekonomik sıkıntılarını, güvensizliklerini ve gelecek kaygılarını ciddiye almazsa AfD benzeri hareketler büyümeye devam eder.

Biz göçmenlere düşen ise korkuya kapılmak değil; yaşadığımız ülkenin dilini öğrenmek, kurallarına uymak, çalışmak, topluma katkı sağlamak ve bilinçli vatandaşlar olarak demokratik hayata katılmaktır.

Gerisini popülist siyasetçilere bırakalım. Onlar konuşmaya devam etsinler; biz bulunduğumuz ülkeye ne kadar faydalı olabileceğimize bakalım.

Abdullah Bilal Dalkılıç HaberFin Haber Müdürü

En az 10 karakter gerekli
Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.

Sitemizde deneyimlerinizi geliştirmek için çerezler kullanıyoruz. Web sitemizde gezinmeye devam ederek bu çerezlerin kullanımına izin vermiş olursunuz. Detaylar için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası sayfalarını inceleyebilirsiniz.