
Bugün Finlandiya’da önemli bir tartışma yaşanıyor. Ülke tarihinde belki de ilk kez bu kadar açık şekilde dile getirilen bir mesele gündemde: Finlandiya topraklarında nükleer silah bulundurulması.
Konunun arkasındaki düşünce açık. Amaç, geleceği nükleer caydırıcılık üzerinden garanti altına almak.
Avrupa’da bazı ülkeler Amerika Birleşik Devletleri ile DCA (Defence Cooperation Agreement) anlaşmaları yaparken bu anlaşmalara özel maddeler koydular. Yani Amerikan korumasını kabul ettiler ama kendi topraklarına nükleer silah yerleştirilmesini yasaklayan hükümler eklediler. Finlandiya ise NATO’ya girmeden önce yaptığı anlaşmada böyle bir özel madde koymamıştı.
Bugün dünyada yaşanan gelişmelere bakıldığında, Finlandiya’nın bu konuyu yeniden tartışmaya açması çok da şaşırtıcı değil. Zar zor büyüttüğü, yalnızca 5,6 milyonluk nüfusunu korumaya çalışan küçük bir ülke… Bu nedenle devlet, kendi güvenliğini sağlamak için her türlü alternatifi düşünmek zorunda kalıyor.
Hükümet Finlandiya ana karasında bir yerlerde nükleer silah bulundurulabilmesi için yasa değişikliği tartışmalarını gündeme getirirken, muhalefetteki Sosyal Demokrat Parti buna karşı çıkıyor. Öte yandan Rusya’dan da gecikmeden sert açıklamalar geldi. Konu duyulur duyulmaz Finlandiya’ya yönelik tehdit içeren ifadeler basına yansıdı.
Bu tablo aslında Avrupa kıtasındaki küçük bir halkın var olma refleksidir. Beş buçuk milyonluk bir toplumun ayakta kalma ve geleceğini güvence altına alma çabasıdır.
Ama dünyanın başka bir coğrafyasında çok farklı bir sahne yaşanıyor. Ortadoğu’da bir ülke, bir halk, bir devlet düşünün. “Bize karşı gelecekte nükleer silah üretecekler ve bizi yok edecekler” düşüncesiyle hareket ederek günlerdir bölgeyi ateşe veren bir savaş yürütülüyor.
Ve bu noktada insan şu soruyu sormadan edemiyor. Bir ülke, bir ırk, bir millet düşünün… Sekiz milyarlık bir dünyada toplam nüfusu paramparça dağılmış, büyük bölümü başka ülkelerde asimile olmuş, zorunlu göçlerle dünyanın dört bir yanına savrulmuş bir topluluk. Sonunda Ortadoğu’da toplanmış sınırlı bir nüfus… Üstelik yaklaşık bir asırdır bu nüfusu kayda değer biçimde artırmayı da başaramamış.
Ama aynı topluluk “Arz-ı Mev’ud” diye adlandırdığı toprakların neredeyse yarısını kendisine ait görüyor. Bunu yaparken de başka ülkelerin silahlarını, siyasi gücünü ve askeri desteğini arkasına alıyor. “Tanrı bize bu toprakları vaat etti” diyerek o topraklara zorla yerleşmeye çalışıyor.
Vurarak, kırarak, dağıtarak… Kan ve gözyaşıyla…
Ama hiç şu soruyu soruyor mu?
Dünya yaşlanırken, Batı toplumlarında nüfus artışı düşerken; Ortadoğu’da durum bunun tam tersidir. Bölgedeki toplumların nüfusu hızla artmaktadır. Böyle bir coğrafyada sayıca küçük bir toplum, kendi dini anlatıları doğrultusunda bu kadar geniş bir coğrafyayı sahiplenirken şu soruyu hiç düşünmez mi:
Bu toprakları gelecekte hangi nüfusla kontrol edeceğiz? Üstelik iddia ettikleri dinin mensuplarını bile tam olarak kabul etmeyen, giderek daha marjinalleşen bir toplulukla bütün bir bölgeyi yönetebileceklerini mi sanıyorlar?
Bugün çevrelerindeki ülkelerin ileride kendilerine tehdit oluşturabileceğini düşünerek nükleer silahları dahi tartışıyorlar. Milyonlarca insanın ölümüne yol açabilecek savaşları göze alıyorlar. Ama aynı anda şu soruyu sormuyorlar: “Bu coğrafyada, bu nüfus dengesiyle, yüz yıl sonra biz gerçekten var olacak mıyız?”
Ortadoğu’nun yakın tarihine bakmak bile yeterlidir.
Bazı ülkelerde nüfus mühendisliği yapılmaya çalışıldı. Kendilerinden farklı etnik grupların çoğalmasını engellemek için kadınlara zorla spiral takıldığı bile görüldü. Ama sonuç ortada: İnsanlık tarihinde hiçbir toplum nüfusunu bu tür yöntemlerle kalıcı biçimde kontrol edemedi.
Peki gerçekten şu mu sanılıyor?
Ortadoğu’da hızla çoğalan onlarca farklı halkı, farklı dini ve farklı kültürü öldürerek ortadan kaldırabilirsiniz?
Bugün dünyanın başka bölgelerinde refah içinde yaşayan kendi halkınızdan kaç kişiyi bu kan ve gözyaşıyla dolu coğrafyaya getirip yerleştirebilirsiniz? Kaç nesil boyunca orada çoğalabilecekler? Ve en önemlisi… Yüz yıl sonra orada gerçekten siz mi olacaksınız?
Eğer planınız o topraklara robotlar yerleştirip “bu bizim neslimizin devamı olacak” demekse o başka bir tartışma. Ama gerçekçi bir sosyal öngörüye bakarsak, üç nesil sonra o coğrafyada akıtılan kan ve gözyaşının dalgaları içinde boğulma ihtimali çok daha güçlü görünüyor.
Bir de şu iddia var:
“Kendi ırkımız üstün, diğer bütün milletler aslında bize hizmet etmek için var.” Bu düşünce tarihin en tehlikeli yanılgılarından biridir.
Tanrı’nın sizi özel yarattığını söylüyorsunuz. Ama kendi kutsal kitabınızda anlatılanın tam tersini yaparak aslında Tanrı’ya değil, güce tapıyorsunuz. Yaklaşık iki bin yıldır diaspora hayatı yaşayan bir topluluktan söz ediyoruz. Sürekli dağılmış, sürekli saklanmış, sürekli başka toplumların içinde var olmaya çalışmış bir tarih…
Hiç mi şu soruyu sormadınız?
Eğer gerçekten seçilmiş bir kavimsek, neden tarih boyunca bu kadar büyük kırılmalar yaşadık? Belki de sorun başından beri aynıdır: yanlış siyasetler, yanlış güç hesapları ve yanlış yollar.
Bugün Ortadoğu’nun ortasında yürütülen siyaset, dünyaya nefret, kin ve gözyaşı üretmektedir. Ama tarihin en temel yasası şudur: Ürettiğiniz nefret, er ya da geç size geri döner. Bugün İran’da olanlar… Yarın arkanızdaki büyük güçler ortadan çekildiğinde sizin başınıza gelmeyecek mi? Bunun ebedi bir garantisini verebilir misiniz? Yapmayın. Gerçekten artık yeter.
Bu kadar kan, bu kadar acı, bu kadar gözyaşı hala doymadı mı?
Etrafınıza duvarlar örerek kendinizi koruduğunuzu sanıyorsunuz. Ama bir gün o duvarların dışına çıkamayacağınız bir dünyanın içinde kalabileceğinizi hiç düşündünüz mü? Çünkü bazen insan kendini korumak için kurduğu avlunun içinde hapsolur.
Ve işte o zaman, hazırladığı geleceğin ne kadar tehlikeli olduğunu fark eder.
Abdullah Bilal Dalkılıç HaberFin Editörü
1
Putin, Finlandiya’yı yumuşak karnından vurmak istiyor
17883 kez okundu
2
Finlandiya’da hangi meslek ne kadar maaş alıyor?
10033 kez okundu
3
Dünyanın En İyi Öğretmenleri Neden Finlandiya’da? İşte Yanıtı
9050 kez okundu
4
İntihar oranları artıyor, altı kişiden biri intiharı düşünüyor
5181 kez okundu
5
Finler cinsel tercihlere saygılı ancak eşcinsel bir First Lady istemezler
4751 kez okundu
Sitemizde deneyimlerinizi geliştirmek için çerezler kullanıyoruz. Web sitemizde gezinmeye devam ederek bu çerezlerin kullanımına izin vermiş olursunuz. Detaylar için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası sayfalarını inceleyebilirsiniz.
Selamlar sevgiler şüphesiz birgün o kendilerini üstün ırk sananlar yerle yeksan olacaklar